İnsanoğlunun duygu ve düşüncelerini aktarma yollarının en incelikli biçimlerinden biridir şiir. Şairler, bu dünyadan göçse de dizeleri aracılığıyla her dem  şiir severlerin yüreğinde yaşar. Kâh duygularına seslenir, kâh anılarını canlandırır. Pek çoğu dile tercüman olur, güzel bir manzarayla, bir gülüşle, bir hüzünle, bir sevinçle, “bir ayrılıkla, bir yoksullukla, bir ölümle” ve daha pek çok duygu  aracılığıyla akıllara düşüverir ansızın. Her defasında sevdiği dizeleri okudukça şiire ve pek tabii şairine bir kez daha hayran kalır şiir dostları.  Her insanın bakış açısı, algısı, hissedişi farklı olunca da doğaldır ki okuduğu, sevdiği şairler, yazarlar da farklı olur. Benim de şairlerim,  yazarlarım vardır işte böylesine sevdiğim, gönlümde, dilimde ayrı ayrı yer verdiğim.  Bu şairlerden biri Orhan Veli’dir kuşkusuz. Şiiri bunca seven, okuyan, paylaşan biri olarak da sosyal medya çağında  şiirleri aracılığıyla yaşayan Orhan Veli, gerçekten aramızda yaşasaydı bu döneme nasıl ayak uydururdu diye de düşünmeden edemiyorum doğrusu.

Orhan Veli,  “Hereke’de, İzmit sokaklarında, Arifiye’de, Adapazarı ve Zonguldak’ta”  yer bildiriminde bulunurken ilhamını kaybedebilir, güzelim şiiri Yol Türküleri’yle tanışmamız da mümkün olmayabilirdi böylelikle.

Ya da “Pazar akşamları sevdiği kızın mahallesinden süslenmiş olarak geçmez,” sosyal medya hesabında afili bir fotoğrafını paylaşmakla yetinebilirdi.

Bedava şiirine; “hava, bulut, dere ve tepeye” ek olarak ücretsiz yüklenebilen telefon uygulamalarını da ekleyebilirdi. Bedava yaşadığımız böylelikle daha iyi anlaşılabilirdi belki de.

Ahmetler şiirinde “Ahmet Bey’e, Ahmet Efendi’ye ve de Ahmet Beyefendi’ye” okkalı birer uydurma  isim verip, adlarına hesaplar da açabilirdi.

 Kapalı Çarşı şiirinde “pembezar gömleğin hikâyesini” sosyal medya hikâyesinde paylaşabilir, böylelikle “Kapalı Çarşı, kapalı kutu” olmaktan da çıkabilirdi.

 “Harbe giden sarı saçlı çocuk/ Yine böyle güzel dön/ Dudaklarında deniz kokusu,/ Kirpiklerinde tuz.,” diye seslenerek “Harbe giden sarı saçlı çocuğu” sosyal medya üzerinden uğurlayabilirdi.

Süleyman Efendi’nin oğlu Niyazi’ye  pekâla sosyal medya üzerinden başsağlığı dileyebilir, Niyazi de ona  babadan kalma kahve ocağında el yazısıyla “Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı,” yazısı altında selfie çekerek teşekkür edebilir, “dostlar sağolsun,” diyebilirdi.

Süheyla,Mualla, Eleni ve Melahat’la hakkında çıkan dedikodulara “geç bunları bir kalem/ bilirim ben yaptığımı,” diyerek cümle aleme bildirimde bulunabilirdi. Ya da “ Ruhumda Hicranın” şarkısını paylaşabilirdi.

“Annesini rüyasında ölmüş olarak gördüğünün sabahı, kendisini ” Orhan Veli, üzgün hissediyor,” diye etiketleyebilirdi. Ya da aşık olduğundan beri çok sevdiği salatayı aramaz olup bulduğunda da gönülsüz olarak yediği bir fotoğrafının üzerine “Orhan Veli salata yiyor” etiketini ekleyebilirdi.

Ağladığında sesini duyurabilmek için “her şeyi söylemenin mümkün olduğu”  hesabından yayın yapabilir, belki de böylelikle derdini  anlatabilmeye epeyce yaklaşabilirdi.

“Aşk üstüne yazdığı şiirleri kendileri için yazdığını zanneden bütün güzel kadınlardan” sosyal medya aracılığıyla özür dileyebilirdi. “Ve yine de üzüntüsünü çekebilirdi” kanımca “onları iş olsun diye yazdığını bilmenin.”

“Takmaya çalışırken kuyruğunu, birlikte yaptıkları şeytan uçurtmasının, ufacık kalbinin çırpındığını gördüğü ve fakat hissettiklerini söylemeyi bir türlü beceremediği çocukluk arkadaşının yaşayıp yaşamadığını düşünmek yerine arkadaşını sosyal medyada bulabilir, yıllar sonra tekrar eski günlerini yâd edebilirlerdi.

Tüm bunlara rağmen  onun o güzel yüreği ; ”Hür olsak, eşit olsak,” diyebilen, “Sade kadın değil, insan da olabilen, ne kibarlık budalası, ne malda mülkte gözü olan, yaşamayı sevdiği kadar insanları da sevmesini bilen,” sonuncusunda atabilirdi.

Yine de o yüce gönüllü şair, tüm bunların da bir illüzyon olduğunu bilir, hissettiklerinin hiç birini bu yolla ve bu şekilde  ifade etmeyebilirdi. Duygu ve düşüncelerini şiirleri aracılığıyla aktarmayı seçebilir, ”Sulh olmuş/ bahar gelmiş/güneş açmış/ sokağa çıkmışım/ insanlar rahat/ ben de rahatım” diyerek;  “Gün olur denizden yeni çıkmış ağların kokusunda,  yelkovan kuşlarının peşi sıra, şu ada senin, bu ada benim,” alıp başını gidebilirdi. “Gün olur başına kadar mavi,  gün olur başına kadar güneş olur, gün olur deli gibiyken,”  yaşamın kalbine inebilir, sokakların çağrısına uyabilir ve yaşamayı, hem de kendi bildiğince ve dilediğince ve  de özgürce, dolu dolu yaşamayı seçerdi eninde sonunda.

ESRA KARA