“Bir varmış; bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...” diye başlardı çocukluğunuzda bütün masallar. Masal buydu ya. Kimisinde Çizmeli Kediyle beraber çizmelerinizi giyip kedinin sahibi için yollara düşer, adamcağızın şaşkın bakışları altında ganimetlerle dönerdiniz. Kimisindeyse yaşlandığı için evden kovulan köpekle beraber Bremen Mızıkacıları ekibine dahil olur, horoza, eşeğe ve de kediye yana yakıla derdinizi açardınız.

Beyaz camın renkli büyüsüyle tanıştığınızda Tom ve Jerry’nin Maceraları” nı ancak Tom’un gözlerinden görebilirdiniz. Alp Dağları’nda “Heidi” ve Peter ile Joseph’in peşinden güle oynaya koşardınız. “Tweety”’yle birlikte “Bir kedi gördüm galiba,” diyerek Silvester’ı büyükanneye şikayet eder, Hector’un başarısız girişimlerine de kıs kıs gülerdiniz.

O yanınızdayken kendinizi güvende hissettiğiniz mahallenizin uzun tüylü köpeği Lassie de vardı sonra. Oyunlarınıza dahil ettiğiniz sokağınızın sarışın kedisi Garfieldı da unutmamak gerekirdi. İkisi de sokağın sevgilisiydi.İlk onları basmıştınız bağrınıza. Sonrasında da sevimli mi sevimli yavrularını.

Büyüdünüz sonra. Dertleriniz de büyüdü. Sokağınızdaki hayvanları tanımaktan, yardım etmekten çok daha önemli işleriniz vardı. Sokakta kimsesiz ve aç olduklarına aldırmadan çoğu kez yok sayıyordunuz hayatınızda. Çöplük karıştırmalarının ve bulduklarıyla yetinmenin doğaları gereği olduğunu varsayıyordunuz belki de. Sıcak yaz günlerinde susuzluk çekebilecekleri aklınıza bile gelmiyordu. Soğuk kış günlerinde sokaklarda; saçak altlarına, kuytulara sığındıklarında sıcacık odanızın penceresinden bakarken içiniz sızlamıyordu artık.

Çocuklarınız bir gün sokağınızın gediklisi iki hayvanı evinize almak istedi.İtiraz ettiniz. Kuyruğu soğuktan titreyen sarışına “Garfield” demenin sorumluluğu ağır geliyordu. Üstelik şu kaburgaları çıkmış topallayarak yürüyen köpekten de “Lassie” olur muydu hiç?

“Olmaz,” dediniz. Vazgeçiremediniz. Dükkanlarda cins cins kedilerin, köpeklerin satıldığı aklınıza geldi sonra. Farklı türlerin melezleri vardı hem. Nasıl istiyorsanız öyle, sipariş üzerine. Sevdiniz bu fikri. Hayvan sevgisi önemliydi. Çocuklara da öğretilmeliydi. Üstelik her biri ne de sevimliydi, peluş oyuncak gibi yumuşacık.

Aldınız, adlar verdiniz her birine. Yazlıklarınıza taşıdınız onları. Yolculuk molalarında arabalarınızın açık camından sizlerin bakışından izlettiniz dünyayı. Onlar mutlu, çocuklarınız mutlu, siz de mutluydunuz. Yaz boyu koşuşturdu çocuklarınız peşleri sıra. Her güzel şey gibi yaz da çabucak geçip gitti. Apartman dairesi, büyük şehir koşuşturmacası, iş, güç, hem sonra çocuklar da okulda. “En iyisi,” dediniz. “Burası güzel yer, bırakalım gitsin. Nasılsa onlar başlarının çaresine bakar. Bir süre havlar, miyavlar, alışırlar.”

Bastınız gaza, ardınızdan kimsesiz kalakaldılar. Kentinize doğru yaklaşırken hafifçe burkulan yüreğinizin o sırada sessizce kendinizden uzaklaştığını duyumsamadınız. Çocuklar bir müddet direndiler, küstüler size. Hatta yol boyunca yemek yemeyi bile reddettiler. Gönüllerini almak kolay olmadı. Birkaç gün içinde her şey normale döndü sizler için. Kalabalıklara karıştınız. Gürültü patırtı, bin bir telaş derken unutuverdiniz gitti. Kafanızın ve de vicdanınızın sesini şehrin gürültüsü kısıverirdi. Gürültü size iyi geldi ya da öyle varsaydınız.

Derken günlerden bir gün iş çıkışı arkadaşlarınızla çıktınız.Niyetiniz kafa dağıtmak. Biraz alışveriş, biraz sohbet, yemek, kahve. Alışveriş merkezinde dolanırken girdiğiniz kitapçıda eliniz mıknatıs gibi çekiliverdi bir kitaba doğru. Kitabevinin okumak için ayrılan bölümündeki koltuğa çöküverdiniz. Ön ve arka kapağı incelediniz. Sayfalar arasında dolaştınız. Herman Hesse ve Masallar”. Sayfaları karıştırırken bir öykünün adı ilginizi çekiverdi. Ziegler Adında Biri”. Tesadüf (!) bu ya öykünün içinde bir yerlerde hayvan dostlarınız ansısızın çıkıverdi karşınıza. Yazın sonunda kaderine bıraktığınız dostlarınızla yüzleşirken buluverdiniz kendinizi. Kitabı aldınız. Evinizde sessiz bir köşe buldunuz.

“Bir zamanlar Bramer Sokağı’nda Ziegler adında bir genç otururdu. Her gün yolda karşılaştığınız, ama hepsinin yüzü aynı olduğu için hiç ayrımsayamadığınız insanlardandı. Yani sıradan biriydi. Ziegler, bu tür insanların hepsinin yaptığının aynısını yapardı,”diye okuduğunuz ilk paragrafla benim öykümün kahramanı olduğunuzu unutarak Herman Hesse’in öyküsünün içerisine dalıverdiniz. O andan itibaren artık siz, Ziegler’diniz.

Yeni geldiğiniz kentte bir Pazar gününü geçirmek üzere tarih müzesini ve hayvanat bahçesini seçtiniz. Önce tarih müzesine gittiniz ve orada sergilenen küçük bir hapı alıp gizlice cebinize attınız. Müzeden çıktıktan sonra yemeğinizi keyifle yediniz. Ardından cebinizden çıkardığınız hapın kokusunu ve tadını hoş buldunuz. Dışarı çıktınız, hayvanat bahçesine ulaştınız. Çeşit çeşit hayvanların sizin hakkınızdaki görüşlerini öğreniverdiğinizifark ettiğinizde kelimenin tam anlamıyla hapı yutmuştunuz. En son ceylanların kafesine ulaştığınızda daha fazla dayanamayıp üzerinizde insanlığınıza dair ne varsa çıkarıp atıverdiniz oracıkta.

Sonra birden bire ayıldınız. Kolay değildi öyle çırılçıplak kalıvermek. Öykümün kahramanı olarak kalmayı Ziegler olmaya tercih ettiniz böylece.

Gözleriniz son paragrafı hızla taradı. Ziegler’in kıskıvrak ve çırılçıplak yakalanıp akıl hastanesine götürülüşünü izlediniz sessizce.O son görüntüyü ve en çok da hayvanların Ziegler hakkın(ız)da söylediklerini günlerce aklınızdan çıkaramadınız.

Bir akşam yine iş çıkışı kimse yokken geldiniz evinize. Dışınızdaki ve içinizdeki bütün gürültüleri iyice kıstınız. Ruhunuzu soydunuz ardından çırılçıplak. Hafifçe ferahlayan yüreğiniz sizi kendinize getirirken kentinizden epeyce uzaklaştığınızı hissettiniz. Artık siz, o eski siz değildiniz. Sokaklarda kalan dostlarınız kaçınılmaz olarak düştü aklınıza. “Onlar için ne yapabilirim,” diye düşünürken internete girdiniz. Tesadüf(!) bu ya buradasınız işte! Bir düşünün bakalım, onlar için neler yapabilirsiniz?

ESRA KARA